İnsan bazen hayatında neyin değişmesi gerektiğini bilir. İçinde bulunduğu ilişkinin, sürdürdüğü yaşam biçiminin ya da kendisine biçtiği rolün artık ihtiyaçlarını karşılamadığını hisseder. Başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu da bilir. Yine de bildiği şeyle yaptığı şey arasında kapanmayan bir mesafe vardır.
Bu mesafeyi yalnızca cesaretsizlikle açıklamak, insan ruhsallığının karmaşıklığını gözden kaçırmak olur. Çünkü değişim, her zaman yalnızca yeni bir şeye yönelmek anlamına gelmez. Bazen kişinin bugüne kadar kendisini ayakta tutan ruhsal düzenekten vazgeçmesini gerektirir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında insan, kendisine acı veren koşulları yalnızca değiştiremediği için sürdürmez. Bazen bu koşullar, acı verici olmalarına rağmen, ruhsal dünyasında belirli bir işlev görür. Tanıdık olanın sağladığı güvenlik, onun ne kadar iyi olduğundan değil, ne kadar öngörülebilir olduğundan kaynaklanabilir.
Freud'un tekrar zorlantısı kavramı, insanın neden kendisine acı veren yaşantılara yeniden yönelebildiğini anlamak için önemli bir başlangıç noktası sunar. Kişi geçmişteki ilişkisel örüntüleri, bu kez farklı bir sonuca ulaşma ihtimaliyle yeniden kurabilir. Böylece değişmesini istediği bir yaşantının içinde, farkında olmadan aynı konumu tekrar tekrar üstlenebilir.
Bu açıdan bakıldığında, tanıdık bir mutsuzluktan ayrılmak yalnızca mevcut koşulları terk etmek değildir. Kişinin kendisini ve başkalarını anlamlandırmak için kullandığı, uzun zamandır bildiği bir ilişkilenme biçiminden de uzaklaşmasıdır.
Ancak değişimin önündeki engel her zaman tanıdık olana duyulan bağlılık değildir. Bazen insan, kendi ihtiyaçlarını ortaya koymanın ilişkileri üzerinde yaratabileceği sonuçlardan korkar.
Winnicott'un sahte kendilik kavramı, bireyin çevresine uyum sağlamak uğruna kendi kendiliğinden gelen ihtiyaç ve ifadeleriyle temasını nasıl sınırlayabildiğini anlamamıza yardımcı olur. Özellikle erken ilişkilerinde kabul görmek için uyum göstermeyi öğrenmiş bir kişi açısından, kendi arzusunu dile getirmek yalnızca bir tercih bildirmek değildir. Başkalarının beklentilerinden ayrışmayı ve bu ayrışmanın yaratabileceği gerilimi göze almayı da içerir.
Bu durumda kişi için asıl tehdit, istediği şeye ulaşamamak değil, onu istemeye hakkı olduğunu kabul etmek olabilir.
Çünkü kendi ihtiyacını tanımak, bazen başkasının ihtiyacını karşılamamayı gerektirir. Hayır demek, birini hayal kırıklığına uğratmak, bir ilişkide alışılmış rolünden çıkmak ya da kendisinden bekleneni yapmamayı seçmek anlamına gelebilir. Böyle anlarda kişi yalnızca dışarıdan gelebilecek bir tepkiyle değil, kendi içinde beliren suçluluk ve kaygıyla da karşılaşır.
Masterson'ın kendilik gelişimi yaklaşımı, bu çatışmayı anlamak için başka bir kapı açar. Kendi ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmek, bazı bireylerde erken ilişkisel deneyimlerle bağlantılı yoğun terk edilme, boşluk, suçluluk ve kaygı duygularını harekete geçirebilir. Böylece kendilik yönünde atılan bir adım, aynı zamanda önemli bir bağın kaybedilmesi tehlikesi gibi yaşanabilir.
Kişi bir yandan kendi hayatını yaşamak isterken diğer yandan bunu yaptığında sevginin, kabulün veya yakınlığın geri çekileceğinden korkabilir. Bu çatışmanın içinde hareketsizlik, basit bir kararsızlık olmaktan çıkar; ruhsal dengeyi korumanın yollarından birine dönüşebilir.
Dolayısıyla değişime direnç, her zaman kişinin değişmeyi yeterince istemediği anlamına gelmez. Bazen değişim arzusu ile değişimin uyandırdığı kaygı aynı anda var olur. İnsan bir yandan içinde bulunduğu durumdan çıkmak isterken diğer yandan onu orada tutan bağları kaybetmemeye çalışır.
Belki de bu nedenle, insanın kendi arzusuna yaklaşması her zaman bir özgürleşme duygusuyla başlamaz. Önce suçluluk, belirsizlik, yalnızlık ya da kayıp duygusu gelebilir. Yeni bir hayatın ihtimali, eski hayatın sağladığı ruhsal güvencelerden vazgeçmeyi gerektirdiği ölçüde korkutucu olabilir.
Burada cesaret, korkunun ortadan kalkması değildir. Kişinin kendi ihtiyacını tanımasının ardından ortaya çıkan çatışmayı, onu hemen bastırmadan veya eski düzenine geri dönerek yatıştırmadan taşıyabilmesidir.
Elbette her kalış bir savunma, her ayrılış da ruhsal bir ilerleme değildir. İnsan bazen maddi koşullar, sorumluluklar, gerçek kayıplar veya dışsal sınırlılıklar nedeniyle değişimi ertelemek zorunda kalabilir. Psikanalitik düşüncenin katkısı, bütün bu gerçeklikleri yok sayarak kişiyi harekete geçmeye çağırmak değil; mümkün olan değişimin neden yine de içeriden bu kadar zor yaşanabildiğini anlamaya çalışmaktır.
Belki de insanın kendisine sorması gereken soru yalnızca “Ne istiyorum?” değildir.
“İstediğim şeye yöneldiğimde içimde neyi kaybetmekten korkuyorum?” sorusu da en az onun kadar önemlidir.
Çünkü bazen insanı olduğu yerde tutan şey, gideceği yolu bilmemesi değil; o yola çıktığında geride bırakmak zorunda kalacağını düşündüğü kendiliğidir.
Sevilenlerle paylaşın veya yorum bırakmak için bize ulaşın.